19.10.2019
-Gel, konuşalım. Yazı yazmak istiyorum... Ya da git, vazgeçtim, yazmayacağım... “Gel, ya da git, böyle yapma...”
+”Benimle
oynama, söyledim sana, şansını zorlama...”
-Ne
oldu, gerisini bilmiyor musun, ha?
+Sanki
sen biliyorsun. Neyse, başla. Bu günün konusu ne? Yine nasıl şişireceksin
başımı?
-Yine
ters tarafımızdan kalkmışız, müsyo. Bu ne tavır ya, oysa ki ben sana güzel bir
bilmece hazırlamıştım...
+Ters
tarafımdan kalkmışmışım. Sabahın köründe beni uyandır, sonra da şikayet et.
-Ne
sabahın körü ya, saat 12-yi 8 geçiyor. Ben 9 buçukta uyandım, keşke o zaman
uyandırsaydım seni de, görürdün o zaman gününü.
+9
buçuk mu? Oha... Tamam, tamam, bu saatte uyanmaya razıyım, yeter ki daha erken
uyandırma. (Sonra sırf gıcıklığına erken uyandırır falan, suyuna gideyim en
iyisi)...
-Duyuyorum
seni, bebişim. Alçak sesle konuşsan da, içinden geçirsen de duyuyorum, boşuna
uğraşma.
+Ya
öff, hayal olmak ta ne zormuş, arkadaş... Ee? Sen bana bilmece soracaktın,
sorsana.
-Ha,
iyi ki hatırlattın, soruyorum: “1 kg taş mı daha ağırdır, yoksa 1 kg pamuk mu?”
+Hımm,
bir düşüneyim... Şaşırtmacalı soruya benziyor, sen cevabı biliyor musun?
-Evet,
biliyorum... Hayır, sakın! Düşüncelerimi ben istemediğim sürece okuyamazsın, ne
çabuk unuttun?
+Allah
Allah ya, senin düşüncelerine mi kaldım? Ben cevabı biliyorum zaten, bundan
kolay soru mu var? Seni denemek istiyordum sadece.
-Cevabı
biliyorsan söyle o zaman.
+Tamam,
söylüyorum. Sen de dikkatle dinle de, belki bir az mantığını kullanmayı
öğrenirsin.
-Göreceğiz
bakalım.
+Gör
bakalım. İlk önce söylemeliyim ki böyle sorular şaşırtmacalı olur.
-E?
+Dur,
bir izin ver, anlatıyorum... Normalde pamuk taştan daha hafiftir, o yüzden
cevap “Taş daha ağırdır” gibi görünebilir. Aynı zamanda da, ikisinin de
ağırlığı 1 kg olarak belirtilmiş, ki bu da cevabın “İkisi de aynı ağırlıktadır”
olduğunu açıkça belli ediyor. Ama, soru şaşırtmacalı olduğu için, ben bunların
hiç birine kanmayacağım ve “1 kg pamuk daha ağırdır” cevabını vereceğim. Gördün
mü? Bak ta bir az mantık öğren benden.
-Ha
ha ha ha ha...
+Ne
oldu, hayalinin senden daha mantıklı olduğu için kıskançlıktan gülme krizine mi
girdin?
-Alemsin
ya, ha ha ha, bak hala gülüyorum. Öyle bir mantık mı olur, bebeğim?
+Benim
gibi düşünmemiştin, değil mi? Çok mantıklıyım, biliyordum. Maşallah bana.
-Hayır,
senin gibi düşünmemiştim, hatta normal olan hiç kimse senin gibi düşünmemiştir,
ha ha ha...
+Eh,
tabi, böyle güçlü bir mantığa sahip olmak kolay mı sanıyorsun? Hadi yine
iyisin, senin hayali arkadaşınım diye benim zekamdan faydalanabiliyorsun.
-Faydalanmak
mı? Hiç sanmıyorum, ha ha ha...
+Sen
en anlarsın zekadan, mantıktan. Kıskanç şey seni. Hadi gittim ben, hoşçakal.
Git filmini izle sen.
-Ya,
ama hemen kızma, özür dilerim.
+Hep
küstür, sonra da özür dile. İkinci Clarke, ne olacak…
-Clarke’la ne alakası var. O beyni
temsil ediyor bir kere. Bellamy’yi tercih ederim, kalbi yani.
+Doğru
söylüyorsun, senle beynini kullanmanın ne alakası var? Doğrusu, kalbini
kullandığına da emin değilim. Sevmek “The 100” filmindeki, gerçek hayatta
mevcut olmayan karakterleri sevmek değil, üniversite arkadaşlarını, gerçek
insanları sevmek asıl mesele.
-Ama
biliyorsun, güven...
+Biliyorum,
evet. Güven problemin var, yüzüne gülüp arkandan konuşacaklarını sanıyorsun.
Canları istediği zaman gelip sana rahatça laf sokacaklarını sanıyorsun. Ama
evlerinde gördükleri “sevgi”yi sana gösterenler üniversitedeki arkadaşların
değil. Her kes aynı değil. Aynı sınıfta olduğunuz zaman sevdiğin ve sevildiğini
sandığın, ama geçenlerde seni yolda görünce arkasını dönen onlar değil. Üzülme
artık, bir kaç yalancı yüzünden sevdiğin insanları bir anda silip atamazsın.
Sırf onlara benziyorlar diye kimseye soğuk davranma hakkına sahip değilsin.
Belki bu hikayenin de sonu mutlu bitmeyecek, ama en azından yaşa. Yaşa ve
öğren. Yeniden üzülmemek için mutlu olma şansını elinden kaçırmana gönlüm el
vermiyor. Ne zaman istersen, yanındayım, derdini anlatabilir, mutluluğunu
bölebilirsin. Ama bu seni yalnız insan yapar, yalnız olmanı istemiyorum.
-Sana
sarılmayı o kadar çok isterdim ki... Sarılıp doya-doya ağlamayı... Beni senden
iyi anlayan bir arkadaşım yok.
+Anlatmadığın
için olabilir mi acaba? Susarak anlama becerisi olsa bile, dertlerini
söylemezsen kimse her zaman yardım edemez sana, konuş, anlat...
-Sonra
da “Ne çok konuşuyorsun,az sus” desinler diye mi? Hayır, istemem.
+Lütfen,
benim için, hatrım için insanlara bir şans daha ver, hayata bir şans daha ver,
mutluluğa bir şans daha ver... Şimdi gidiyorum, ama bu sefer döndüğümde seni
mutlu göreceğim, tamam mı? En azından deneyeceğine söz ver.
-Tamam,
söz veriyorum... Ya, bir dakika, biz bu konuya nasıl geldik,daha demin
gülüyorduk.
+Hayır,
gülmüyorduk, sen gülüyordun.
-Hepsi
Clarke’ın suçu, o yaptı hepsini.
+Atma
be, sen de dizideki diğer karakterler gibi her suçu onun üstüne at, o da gelip
özür diler birazdan.
-Doğru
söylüyorsun, kıza da yazık, yapmadığı hatalar için bile özür diliyor, alışmış
artık.
+Neyse,
bu konuya daha fazla girmeyelim, çıkamayız sonra. Ben kaçtım, sen de git.
-Tamam,
hoşçakal.
+Dediklerimi
unutma, tamam mı?
-Ne
dedin ki?
+Bak
kızacağım ama...
-Tamam,
dur, şaka yaptım, unutmam, söz.
+Anlaştık
o zaman.
-Anlaştık.
Yorumlar
Yorum Gönder